Girdap

Debelendikçe daha da derine batıyorum adeta. Hem bu  kadar kalabalık hem bu kadar yalnız olunur muydu? Nefesim kesilecek gibi hissediyorum. Patlamaya hazır bomba gibi. Sanki bi ağlamaya başlasam, şehri sel alırmış gibi..

Çok yoruldum ve hala çok yorgunum. Di- li geçmiş zamana geçemiyor, geçmişte kalamıyor bir türlü yorgunluğum. Tam, tamam artık geçiyor derken aynı yerden kanamaya başlıyor yine yaram. Bu sefer başka, bambaşka bir şeydi halbuki. Büyük bi yaraydı. Dokunma, kaşıma daa işte kanıyo! Kanıyo, lanet olsun diye bağırmak istiyorum.

Sustuklarım büyüyor içimde. Sırf başkaları, çok sevdiklerim, değer verdiklerim üzülmesin diye tuttuğum gözyaşlarım, hiçe saydığım öteki yanım acıyo…

Ne zaman konuşmak istesem, karşılığında “ama” ile “benim de” ile başlayan cümleler duymaktan yoruldum. O  ama’ lara karşılık benim ama’ larımdan bahsedememekten yoruldum. Karşımdakini düşünmekten, kendimi, o acıyan öteki yanımı ihmal etmekten yoruldum.

Evet herkesin bir ama’ sı vardı, senin de. Ama bu sefer benim çok büyük bir ama’nm vardı. Kimseye gösteremediğim, çabuk iyileştirmeye çalıştığım, gösterirsem üzülürler, ağlarsam ağlarlar diye çekindiğim… Hep içimde yaşayıp belli etmemeye çalıştığım… Ve her cümlede o ama’m ‘ tamam’ şekline dönüşerek susup çekiliyordu yine köşesine…

Şimdi içimde kocaman bi sızı kocaman bi yara ve ne zaman diner artık hiç bilmiyorum…

ve ne yazık ki artık inanmıyorum… Pes ediyorum…




Hissetmek


Başkalarının hayatı da bir ders olabiliyordu çoğu zaman… Ama anlayana, dersi dinleyene… Dersi deste dinlemek lazımdı azizim. Sonra konular birikince zor oluyordu malum sınavlar…

Koca koca binaların içinde kapalı kapılar ardında yaşanıyordu ne yaşanıyorsa. Tesadüfen o kapıların yanından ya da yakınından geçebiliyorduk..  Ama çalıyorduk kapıyı ya da arkamıza bile bakmadan kaçıp gidiyorduk. Duyacaklarımıza bağlı değişebiliyordu belki de…

Kolay değildi bir acıyı paylaşmak, anlamak, destek olmak, yan-ında olmak. Karşı-sında değil…


Hissetmekti mühim olan. Yaşamış olman değil…

Avazım çıktığı kadar sustuğum günler son bulsun istiyorum.

İşte geldim buradayım diye bağırmak, görmezsen beni şayet, buradayım diye haykırmak istiyorum. Ellerim de buradalar, tut diye saklamıyorum, kollarımı açıyorum sarıl diye. Gözlerime bak kocaman istiyorum. Az önce ağlamışlar, çok yorgun düşmüşler fark et istiyorum.

Tozlanmış rafların en arkasında kalan kitap misali düşün… Al eline, çevir sayfaları istiyorum. Üşenmeden, hevesle… Oku, satır aralarına bak. Neler sıkıştırılmış aslında… Neler can bulmak, nefes almak istiyor...
Kelimeler azizim, kelimeler…

Al eline ve yerine koy o kitabı istiyorum.  Asıl yerine, hep olduğu, olmak istediği yere, uzun zamandır ayrı kaldığı yerlere...  Saklanmasın daha fazla arkalarda, tozlanmasın.

Çok ara vermedi mi?



Okunmak istiyor, anlaşılmak istiyor. İçinde barındırdığı kelimeler ve anlamları çok ağır geldiyse demek ki…

Konuşurcasına yazmak istiyor yeniden. Durmasın, durdurulmasın istiyor.  Taciz edilmesin istiyor… Korkularından sıyrılmak istiyor. Kandırılmasın, oynanmasın istiyor…

Gülmek istiyor yine deli deli.  Sakız çiğneyip balon şişirip yüzünde patlatmak istiyor. Elinde lolipopla  dolaşmak istiyor mesela yine sokakta, mutlu olunca zamanı mekanı gözetmeden dans etmek istiyor.

Dırı nı nım nırım nırım diye klasik hareketini yaparken oynamak istiyor yeniden :)

Çok yoruldu, açıkça yardım istiyor ve bu sefer yardım eden değil, edilen kişi olmak istiyor…


En çocuk yerlerim acıyor, öper misin? Öpünce geçebilecek olsun yaralarım,

Sevince yeniden büyüyebilecek olsun kalbim


En çocuk yerlerimi sever misin?
Restore İşlemleri Devam Ediyor

Restore işlemleri devam ediyordu…

Zaman zaman hızlı, zaman zaman sakin, zaman zaman gergin, zaman zaman huzurlu, zaman zaman mutlu, zaman zaman ise zor, çok zor…

Eski biçimine getirebilmek önemliydi, aslına uygun olarak onarabilmek, az hasarla, fark ettirilmeden,
Asıl olan özelliğini bozmadan…

Ben demiyorum, bakınız sözlük diyor:

Restore: eski biçimine ya da ilk durumuna getirilmiş.
(eski ve değerli bir yapıyı) bozulmuş, yıkılmış yerlerini, bölümlerini aslına uygun bir biçimde, aslını bozmadan onarmak.

Bozmamak, bozulmamak kolay mıydı?
Bozmadan onarabilmek…

Ya da aslına uygun olur mu? Olunur mu?

Aslı gibi? Iııh, cıkkk olmaz…

Aynı nehirde iki kere yıkanılmaz mı diyordu Herakleitos?

Her şey değişiyor ve hiçbir şey aynı kalmıyorsa şayet, her şey akıp gidip hareket ediyorsa, su aynı su olur mu? Sen, aynı sen olur musun?

Şimdi bunu nereye bağladın diyorsan sevgili okuyucu, inan ben de hiç bilmiyorum. Hınzırca ve hızlıca  klavyenin üstünde, hareket eden parmaklarımı elimden geldiğince durdurabilmiş halim bu.



Duymak bile istemediğimiz kelimeler vardı. Korkunç, sihirli kelimeler. Duyulduğu ilk anda etkisi altında bırakan, düşüncelere gark eden, 

hapseden kelimeler…

Söylerken bile dilinin ağzında büyümesine neden olan, içini titreten kelimeler ve durumlar.

Daha önce hep duymazlıktan geldiğimiz ve o durumlarla hep başkalarının işi olurmuş gibi davrandığımız ya da filmlerde dizilerde yaşanılırmış gibi gelen durumlar…


Düşündükçe gözlerin dolmaya hazırlanır. Gözyaşları kapıda nöbet halinde hazır asker…

Sürekli uzaklara dalan gözler,
bedeninle ruhunun aynı yerde olamadığı günler...

o halde

tıpkı dükkanların vitrinlerindeki yazılar misali
tadilat nedeniyle kapalı
geçici olarak servis dışı
çok yakında hizmetinizde

ha bi de cumaya gitti,
inşallah dönecek :)



(şu ciddiyetin içine bile bi cıvıklık sıkıştırmasam olmazdı, çünkü bunca gözyaşının arasında gülmek de lazımdı ve
her şeye rağmen de inatla yaşamak lazımdı.)


Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı